Zil Çaldığında Başlayan Hikâyeler
“Belki de canavar bizizdir.”
Sineklerin Tanrısı’nı okuyan herkes bu cümleyi bir yerinden hatırlar. Issız bir adaya düşen çocukların hikâyesi gibi başlar her şey. Oyun gibi… Masumiyet gibi… Ama zamanla anlarız ki mesele ada değil, çocuk da değil. Mesele, insanın içindeki karanlıktır.
Bugün o ada yok.
Ama o hikâye hâlâ devam ediyor.
Üstelik bu kez bir romanın sayfalarında değil…
Okul koridorlarında.
Son günlerde yaşanan, çocukların yine çocuklara yöneldiği o dehşet verici olaylara baktığımızda, refleksimiz hep aynı oluyor: “O çocuk sorunluydu.” “Ailesi ilgisizdi.” “Psikolojisi bozuktu.”
Kendimizi rahatlatacak bir neden arıyoruz.
Çünkü aksi hâlde yüzleşmemiz gereken şey çok ağır:
Bu hikâyede hepimiz varız.
Golding’in romanında çocuklar önce “canavarın dışarıda” olduğuna inanır. Karanlıkta dolaşan, korkutucu bir şey… Ama hikâye ilerledikçe anlarız ki o canavar dışarıda değil. İçeridedir. Ve en tehlikelisi de budur: İnsan, kendi içindeki karanlığı tanımadığında onu kontrol edemez.
Bugün çocukların içinde büyüyen o öfke, o yabancılaşma, o kopuş… Bir anda ortaya çıkmıyor. O duygu, sessizce birikiyor. Görülmeyen, duyulmayan, anlaşılmayan her çocuk biraz daha içine çekiliyor. Ve biz yetişkinler çoğu zaman bunu “ergenlik”, “huysuzluk” ya da “geçer” diye etiketleyip geçiyoruz.
Oysa hiçbir şey kendiliğinden geçmiyor.
Sadece şekil değiştiriyor.
Romanda bir “conch”, yani deniz kabuğu vardır. Söz hakkını, düzeni, birlikte yaşamanın kurallarını temsil eder. Kimin konuşacağına o karar verir. Bir anlamda medeniyetin kendisidir. Ama o kabuk kırıldığında sadece bir nesne kırılmaz; düzen de, sınırlar da, vicdan da çatlar.
Bugün bizim “deniz kabuğumuz” ne?
Okullar mı?
Aileler mi?
Yoksa çocukları gerçekten dinlediğimizi sandığımız o yüzeysel iletişim mi?
Belki de sorun tam burada başlıyor. Çünkü biz çocuklarla konuşuyoruz ama onları duymuyoruz. Yanlarında oluyoruz ama temas etmiyoruz. Onlara kurallar koyuyoruz ama duygularını taşımayı öğretmiyoruz.
Ve sonra bir gün…
Bir şey kırılıyor.
O kırılma anı dışarıdan “şiddet” olarak görünüyor. Ama aslında o, çok daha önceden başlamış bir hikâyenin son sahnesi.
Şunu kabul etmek zorundayız:
Şiddet, sadece bireysel bir patlama değil, aynı zamanda toplumsal bir üretimdir.
Rekabetin yüceltildiği, empati yerine başarı ölçütlerinin konuşulduğu, duyguların zayıflık sayıldığı bir dünyada büyüyen çocuklardan ne bekliyoruz? Sürekli bastırılan, küçümsenen ya da yalnız bırakılan bir iç dünyanın bir gün sessiz kalmaya devam etmesini mi?
Golding romanın sonunda, çocuklardan biri olan Ralph’in ağlayışını anlatır. Ama bu, sıradan bir ağlayış değildir. Bu, “insanın kalbindeki karanlık” için tutulan bir yastır.
Bugün biz ne için ağlıyoruz?
Kaybettiğimiz çocuklar için mi?
Yoksa görmezden geldiğimiz o karanlık için mi?
Çünkü belki de en zor soru şu:
Biz gerçekten çocukları koruyamıyor muyuz?
Yoksa onları anlamayı hiç denemedik mi?
Bazı hikâyeler uzak adalarda geçmez.
Bazıları bir zil sesiyle başlar.
Ve biz o sesi her gün duyuyoruz.