SOSYOLOG ÖZLEM SEZGİN KILIÇÇI
Köşe Yazarı
SOSYOLOG ÖZLEM SEZGİN KILIÇÇI
 

OKULLARDA ARTAN ŞİDDETİN SOSYOLOJİK ANATOMİSİ

OKULLARDA ARTAN ŞİDDETİN SOSYOLOJİK ANATOMİSİ Son yaşanan öğretmen cinayeti, hepimizi derinden sarstı. Ancak bu sarsıntı, yalnızca bir insanın hayatını kaybetmesinin yarattığı acıyla sınırlı değil; aynı zamanda toplum olarak yıllardır gözümüzün ucuyla bile bakmadığımız devasa bir sorunun ayyuka çıkmasıdır: Okullarda artan şiddetin gerçekte ne anlama geldiği… Bu olayı bir “istisna” gibi sunmak, devlet için de eğitim sistemi için de toplum için de kolay bir kaçış olur. Oysa burada bir istisnadan değil, uzun süredir filizlenen yapısal bir bozulmanın hatta çürümenin sonucundan söz ediyoruz. Aile Sistemi: Disiplinin Yerini Kaygı Aldı Sosyolojik tartışmaların büyük bölümü, çocuk ve ergen şiddetinin kökeninde aile içindeki üç temel eksikliği işaret eder: Sınır koyma Duygusal ihmal Rol model eksikliği Bugün birçok çocuk ebeveynine değil, sosyal medyasına emanet. Birçok çocuk, ebeveynini kendisine sınır çizen değil, şiddetli öfkesini bile  “Aman bir şey olmasın” diye görmezden gelen bir figür olarak görüyor. Ve böyle yetişen bir çocuk için otorite figürü olan öğretmen artık eğitim veren kişi değil; sınır koyan ve bu yüzden düşmanlaştırılan kişidir. Bu bireysel bozukluk değil, yapısal bir dönüşümdür. Eğitim Sistemi: Bilgi yüklüyor ama Duygu Eğitmiyor Bugünkü eğitim modeli çocuğu sadece “Akademik Çıktı” olarak görüyor. Oysa davranış bilimleri bize açıkça şunu söylüyor: “Duygusal olarak regüle olamayan (Yani kendini ve duygularını dengeleyemeyen) çocuk, öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk öfkelenir. Öfkelenen çocuk saldırganlığa yönelir.” Okullarda şu unsurlar yıllardır hep geri planda: Psikolojik Destek, Sosyal Beceri Eğitimi ve Davranışsal Rehberlik. Rehberlik servisleri çoğu okulda göstermelik. Sınıf yönetimi kriz odaklı, önleyici değil. Öğretmenlerin can güvenliği dahi sistem tarafından “Tali mesele” olarak görülüyor. Böyle bir yapıdan çıkacak sonuç kaçınılmaz: Duygusal kasları gelişmemiş, empati yoksunu, iletişim becerisi olmayan bir nesil. Toplumsal Atmosfer: Şiddet Normalleşti, Dil Kabalaştı Şiddetin toplumsallaşması, bireysel şiddeti doğrudan besler. Bir çocuk: Evde bağırış çağırış görüyorsa, Sosyal medyada hakaret yağmuruna tutuluyorsa, Trafikte, sokakta, televizyonda öfke patlamaları izliyorsa, Toplumun öfkeyi “güç” olarak yücelttiğine şahit oluyorsa… O çocuk için şiddet davranışı bir seçenek değil, bir refleks haline gelir. Buna ek olarak, Türkiye’de son 15 yılda yapılan saha araştırmaları, şiddetin yaş ortalamasının düştüğünü ve şiddet davranışının grup içinde taklit edilme hızının arttığını gösteriyor. Bu çocuklar toplum dışında değiller, toplum tam olarak böyle davranıyor. Devlet ve Kurumsal Sistem: Önleme Değil “Yangın Söndürme” Üzerine Kurulu Son yıllarda okullara yönelik politikalar incelendiğinde ortaya çıkan tablo şu: Psikososyal destek sistemleri yetersiz Kriz müdahale ekipleri yok denecek kadar az Riskli çocuklar için rehabilitasyon programları çok sınırlı Okul güvenliği kaderine bırakılmış durumda Öğretmenin mesleki itibarı toplumsal olarak zayıflatılmış. Bu nedenle eğitim sistemi, erken uyarı mekanizması yaratmak yerine “olay olduktan sonra dosyayı kapatma” refleksiyle işliyor. Şiddet olayının “büyütülmemesi” adına yapılan her örtbas, başka bir olayın zeminini hazırlıyor. Bu Çocuklar Bir Anda Ortaya Çıkmadı Bugün büyük bir acıyı konuşuyoruz. Ama bu çocuk bir günde bu noktaya gelmedi. Uzmanlar yıllardır uyarıyordu: “Her saldırgan çocuk, aynı zamanda ihmal edilmiş çocuktur.” Bu çocuklar sadece tehlike değil; aynı zamanda yardım alamamış çocuklardır. Eğitim sosyolojisi ve davranış bilimleri bize çok net şunu söylüyor: Okullarda tam zamanlı ruh sağlığı ekipleri zorunlu olmalı. (Rehberlik+Psikolog+Sosyal hizmet uzmanı üçlü sistem) Öğretmen güvenliği hukuki olarak güçlendirilmeli Riskli davranış gösteren öğrenciler için uzun süreli rehabilitasyon programları uygulanmalı Ailelere zorunlu ebeveynlik eğitimleri getirilmeli Okul iklimi çalışmaları tüm okullar için standartlaştırılmalı Şiddetin üzeri kapatılmamalı; her olay bir veri olarak analiz edilmeli. Aynı toplumda yaşıyoruz ve aynı geleceği paylaşıyoruz. Bugün sınıfa bıçakla giren çocuk ile bizim çocuklarımız aynı sokaklarda büyüyor. Aynı otobüse biniyor ve aynı geleceğe yürüyorlar. Bu sorun bir okulun, bir öğretmenin, bir öğrencinin değil; bir toplumun çöküş sinyalidir. Ve bu sinyali ciddiye almayan her kurum, her birey, her karar verici yarının trajedisinin ortak sorumlusu olacaktır.
Ekleme Tarihi: 23 Mart 2026 -Pazartesi

OKULLARDA ARTAN ŞİDDETİN SOSYOLOJİK ANATOMİSİ

OKULLARDA ARTAN ŞİDDETİN SOSYOLOJİK ANATOMİSİ

Son yaşanan öğretmen cinayeti, hepimizi derinden sarstı. Ancak bu sarsıntı, yalnızca bir insanın hayatını kaybetmesinin yarattığı acıyla sınırlı değil; aynı zamanda toplum olarak yıllardır gözümüzün ucuyla bile bakmadığımız devasa bir sorunun ayyuka çıkmasıdır: Okullarda artan şiddetin gerçekte ne anlama geldiği…

Bu olayı bir “istisna” gibi sunmak, devlet için de eğitim sistemi için de toplum için de kolay bir kaçış olur. Oysa burada bir istisnadan değil, uzun süredir filizlenen yapısal bir bozulmanın hatta çürümenin sonucundan söz ediyoruz.

Aile Sistemi: Disiplinin Yerini Kaygı Aldı

Sosyolojik tartışmaların büyük bölümü, çocuk ve ergen şiddetinin kökeninde aile içindeki üç temel eksikliği işaret eder:

  • Sınır koyma
  • Duygusal ihmal
  • Rol model eksikliği

Bugün birçok çocuk ebeveynine değil, sosyal medyasına emanet. Birçok çocuk, ebeveynini kendisine sınır çizen değil, şiddetli öfkesini bile  “Aman bir şey olmasın” diye görmezden gelen bir figür olarak görüyor.

Ve böyle yetişen bir çocuk için otorite figürü olan öğretmen artık eğitim veren kişi değil; sınır koyan ve bu yüzden düşmanlaştırılan kişidir.

Bu bireysel bozukluk değil, yapısal bir dönüşümdür.

Eğitim Sistemi: Bilgi yüklüyor ama Duygu Eğitmiyor

Bugünkü eğitim modeli çocuğu sadece “Akademik Çıktı” olarak görüyor. Oysa davranış bilimleri bize açıkça şunu söylüyor:

“Duygusal olarak regüle olamayan (Yani kendini ve duygularını dengeleyemeyen) çocuk, öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk öfkelenir. Öfkelenen çocuk saldırganlığa yönelir.”

Okullarda şu unsurlar yıllardır hep geri planda: Psikolojik Destek, Sosyal Beceri Eğitimi ve Davranışsal Rehberlik.

Rehberlik servisleri çoğu okulda göstermelik. Sınıf yönetimi kriz odaklı, önleyici değil. Öğretmenlerin can güvenliği dahi sistem tarafından “Tali mesele” olarak görülüyor. Böyle bir yapıdan çıkacak sonuç kaçınılmaz: Duygusal kasları gelişmemiş, empati yoksunu, iletişim becerisi olmayan bir nesil.

Toplumsal Atmosfer: Şiddet Normalleşti, Dil Kabalaştı

Şiddetin toplumsallaşması, bireysel şiddeti doğrudan besler.

Bir çocuk:

  • Evde bağırış çağırış görüyorsa,
  • Sosyal medyada hakaret yağmuruna tutuluyorsa,
  • Trafikte, sokakta, televizyonda öfke patlamaları izliyorsa,
  • Toplumun öfkeyi “güç” olarak yücelttiğine şahit oluyorsa…

O çocuk için şiddet davranışı bir seçenek değil, bir refleks haline gelir. Buna ek olarak, Türkiye’de son 15 yılda yapılan saha araştırmaları, şiddetin yaş ortalamasının düştüğünü ve şiddet davranışının grup içinde taklit edilme hızının arttığını gösteriyor.

Bu çocuklar toplum dışında değiller, toplum tam olarak böyle davranıyor.

Devlet ve Kurumsal Sistem: Önleme Değil “Yangın Söndürme” Üzerine Kurulu

Son yıllarda okullara yönelik politikalar incelendiğinde ortaya çıkan tablo şu:

  • Psikososyal destek sistemleri yetersiz
  • Kriz müdahale ekipleri yok denecek kadar az
  • Riskli çocuklar için rehabilitasyon programları çok sınırlı
  • Okul güvenliği kaderine bırakılmış durumda
  • Öğretmenin mesleki itibarı toplumsal olarak zayıflatılmış.

Bu nedenle eğitim sistemi, erken uyarı mekanizması yaratmak yerine “olay olduktan sonra dosyayı kapatma” refleksiyle işliyor.

Şiddet olayının “büyütülmemesi” adına yapılan her örtbas, başka bir olayın zeminini hazırlıyor.

Bu Çocuklar Bir Anda Ortaya Çıkmadı

Bugün büyük bir acıyı konuşuyoruz. Ama bu çocuk bir günde bu noktaya gelmedi. Uzmanlar yıllardır uyarıyordu: “Her saldırgan çocuk, aynı zamanda ihmal edilmiş çocuktur.” Bu çocuklar sadece tehlike değil; aynı zamanda yardım alamamış çocuklardır.

Eğitim sosyolojisi ve davranış bilimleri bize çok net şunu söylüyor:

  • Okullarda tam zamanlı ruh sağlığı ekipleri zorunlu olmalı. (Rehberlik+Psikolog+Sosyal hizmet uzmanı üçlü sistem)
  • Öğretmen güvenliği hukuki olarak güçlendirilmeli
  • Riskli davranış gösteren öğrenciler için uzun süreli rehabilitasyon programları uygulanmalı
  • Ailelere zorunlu ebeveynlik eğitimleri getirilmeli
  • Okul iklimi çalışmaları tüm okullar için standartlaştırılmalı
  • Şiddetin üzeri kapatılmamalı; her olay bir veri olarak analiz edilmeli.

Aynı toplumda yaşıyoruz ve aynı geleceği paylaşıyoruz.

Bugün sınıfa bıçakla giren çocuk ile bizim çocuklarımız aynı sokaklarda büyüyor. Aynı otobüse biniyor ve aynı geleceğe yürüyorlar.

Bu sorun bir okulun, bir öğretmenin, bir öğrencinin değil; bir toplumun çöküş sinyalidir. Ve bu sinyali ciddiye almayan her kurum, her birey, her karar verici yarının trajedisinin ortak sorumlusu olacaktır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve tekirdagmedyasesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.