Çocuklara Armağan Edilen Bir Gelecek: 23 Nisan’ın Görünmeyen Hikâyesi
Bazı bayramlar vardır; takvimde bir gün olmaktan öte, bir toplumun vicdanına yazılır. 23 Nisan da tam olarak böyle bir gün.
23 Nisan 1920 ile egemenlik saraydan alınıp halka verildiğinde, bu yalnızca bir yönetim değişikliği değildi. Bu, bir halkın kendi kaderini eline alma cesaretiydi. Ancak bu cesaretin sürdürülebilir olması için bir şeye daha ihtiyaç vardı: Gelecek.
İşte tam bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı o sembolik ama derin anlamlı tercih devreye girer: Bu günü çocuklara armağan etmek.
Çünkü çocuk, sadece bir yaş grubu değil; bir toplumun yarınla kurduğu bağdır.
Ama bu hikâyenin çoğu zaman gözden kaçan bir başka katmanı daha var.
Cumhuriyet’in ilk yılları… Savaşın yorgunluğu henüz dinmemiş. Kurtuluş Savaşı geride büyük kayıplar bırakmış. Binlerce çocuk yetim, binlercesi öksüz. Yoksulluk, belirsizlik ve travma, toplumun en kırılgan kesimi olan çocukların omuzlarında.
Tam da bu nedenle, 1921 yılında kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti sadece bir yardım kuruluşu değil, aynı zamanda yeni devletin vicdan refleksidir.
Bu cemiyet, 23 Nisan’ı yalnızca bir kutlama günü olarak değil, aynı zamanda bir dayanışma günü olarak da konumlandırır. İnsanlar bu özel günde bağış yapar, çocuklar için yardım toplanır. Yani bayram, sadece sevinç değil; sorumluluk da üretir.
Bugün Çocuk Esirgeme Kurumu olarak bildiğimiz yapının temelleri de işte bu anlayışa dayanır.
Ve 1927’ye gelindiğinde, bu anlamlı gün resmen “Çocuk Bayramı” olarak ilan edilir.
23 Nisan, bir yandan “egemenlik milletindir” derken, diğer yandan şu soruyu sorar:
“Bu egemenliği kim taşıyacak?”
Cevap nettir: Çocuklar.
Ama bu cevap, romantik bir idealizmden ibaret değildir. Aynı zamanda bir sorumluluk çağrısıdır. Çünkü çocukları geleceğin sahibi ilan etmek, bugünün yetişkinlerine şu görevi yükler:
Onları korumak, eğitmek ve eşit koşullarda büyütmek.
Ve şimdi asıl meseleye gelelim:
Biz hâlâ çocuklara bayram veriyoruz…
Ama onlara gerçekten bir gelecek verebiliyor muyuz?
Eğer bir ülkede çocuklar hâlâ açsa,
Eğer hâlâ çalışmak zorundaysa,
Eğer hâlâ korunamıyorsa…
O zaman 23 Nisan bir bayram değil, her yıl tekrarlanan bir vicdan yoklamasıdır.
Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur:
Çocuklara armağan edilen bir günü kutlamak kolaydır.
Zor olan, o armağanın hakkını her gün verebilmektir.
23 Nisan’ı çocuk bayramı yapan şey neşesi değil; arkasındaki o ağır gerçek: Bir toplum, en kırılgan zamanında çocuklarına dönüp “seni koruyacağım” diye söz vermişti.
Himaye-i Etfal Cemiyeti o yüzden çok kıymetli. Çünkü bu sadece bir kurum değil, savaşın ortasında verilmiş bir ahlaki karardı: “Hiçbir çocuk sahipsiz kalmayacak.”
İnsan ister istemez şunu düşünüyor: Biz o sözü hâlâ tutuyor muyuz? Soru rahatsız edici değil mi?
Bu rahatsızlık kötü bir şey değil. Aksine, çok sağlıklı. Toplumlar bazen ilerlemek için değil, hatırlamak için duraklar. 23 Nisan da biraz böyle bir durak. Ve belki de mesele şu noktada düğümleniyor:
Biz çocukları seviyoruz… Ama onları gerçekten duyuyor muyuz?
Onlar için üzülüyoruz… Ama onlar adına sorumluluk alıyor muyuz?
Ve belki de en zor olan, bu soruların ardından gelen sessizliktir. Çünkü o sessizlikte bahane yoktur. 23 Nisan kutlanır. Ama asıl mesele şudur: Kutladığımız şeyle gerçekten yaşıyor muyuz?