Bazı insanlar, kazandıkları ilk seçimi uzun sürecek bir yolculuğun başlangıcı sanır.
Arkasına aldığı güçlü isimleri kendi gücü, kendisine açılan kapıları kendi itibarı, etrafındaki kalabalığı da gerçek dostları olarak görür. Zamanla geçmişini, omuz omuza yürüdüğü insanları ve birlikte verilen mücadeleyi unutabilir.
Oysa siyaset yalnızca kazanmak değildir.
Siyaset; dostunun gözlerinin içine bakarak mücadele edebilmek, rekabet edecekse bunu açıkça söyleyebilmektir. Çünkü gerçek rekabet yüz yüze yapılır. Kırgınlıklar ise çoğu zaman konuşulmayanların arasında büyür.
İhanet her zaman karanlıkta işlenmez. Bazen güneşli bir tatil fotoğrafında saklanır. Aynı masada edilen sohbetlerin, birlikte çıkılan yolların ve dostluk görüntülerinin arkasında sessizce büyür.
İnsan karşısındakini dostu sanırken, diğeri çoktan arkasına alacağı güçlü kişilerin hesabını yapıyor olabilir.
Bugün siyasette sık sık “Biz koltukların değil, mücadelenin insanlarıyız” deniliyor.
Kuşkusuz güzel bir söz…
Ancak siyasette sözlerin anlamını, söylendiği zaman ve geçmişte sergilenen duruş belirler. Makamdayken gösterilen tavır ile makamdan ayrılırken verilen mesaj birbiriyle örtüşüyorsa o söz değer kazanır.
“Bu bir geri çekilme ya da vazgeçiş değildir” denilebilir. Elbette her aday olmama kararı bir yenilgi değildir. Bazen insan, birlik ve beraberlik adına kendi isteğiyle kenara çekilebilir.
Ancak siyasette önemli olan yalnızca kararın kendisi değil, o karara nasıl gelindiğidir.
Birileri, “Biz mücadele ederken görünmeyenler bugün başarıdan pay almaya çalışıyor” diyebilir.
Fakat hiçbir siyasi başarı tek bir kişiye ait değildir. O yapıyı kurarken kapı kapı dolaşanların, ismini ve itibarını ortaya koyanların, görünmeden emek verenlerin de hakkı vardır.
Başarıyı paylaşmak kadar hataların sorumluluğunu üstlenmek de siyasi olgunluğun gereğidir.
“Yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımıza değişmedik” sözü de oldukça anlamlıdır.
Ancak bu sözün gerçek karşılığını söyleyenlerden çok, birlikte yola çıkanlar bilir. Eğer yol arkadaşları zamanla birbirinden uzaklaşmışsa herkesin dönüp kendine sorması gereken bir soru vardır:
Biz nerede birbirimizi kaybettik?
Çünkü makamların hafızası olmayabilir ama insanların vardır.
Zor günde kimin nerede durduğu unutulmaz. Ancak iyi günde kimin kimi hatırladığı da unutulmaz. İnsanlar yalnızca mücadele günlerini değil, güç elde edildiğinde kendilerine nasıl davranıldığını da hafızalarına yazar.
Bazen susarlar…
Fakat susmak, unutmak değildir.
Sonra bir gün kongre gelir.
Görevler değişir, yeni isimler ortaya çıkar ve siyasi yolculuk başka bir noktadan devam eder. Dün omuz omuza duranlar farklı yönlere gidebilir. Önemli olan geride düşmanlık değil, saygı bırakabilmektir.
İşte o gün çanlar çalmaya başlar.
O çanlar yalnızca bir seçimin, kongrenin ya da görev değişiminin habercisi değildir. Birlikte verilen mücadelenin, yarım kalan dostlukların ve zamanında konuşulamayan kırgınlıkların sesidir.
Çanlar kimin için çalıyor?
Çanlar, gücü yalnızca kendisine ait sananlar için çalıyor.
Çanlar, yol arkadaşlarının emeğini unutanlar için çalıyor.
Çanlar, makamların geçici olduğunu gözden kaçıranlar için çalıyor.
Aslında çanlar yalnızca bir kişi için değil, siyaseti vefadan ve dostluktan uzaklaştıran herkes için çalıyor.
Çünkü kongreler gelir geçer, görevler değişir, makamlar el değiştirir.
Geriye ise insanların birbirlerinde bıraktıkları izler kalır.