İnsan, sandığı kadar kolay vazgeçmez bir başkasından.
Yıllarını, anılarını, umutlarını verdiği birinden bir sabah kalkıp “bitti” diyemez.
Aslında vazgeçtiği insan değildir.
O insana yüklediği anlamdır.
Çünkü biz çoğu zaman karşımızdaki kişiyi olduğu gibi sevmeyiz.
Onu, zihnimizde kurduğumuz hikâyenin kahramanı yaparız.
Eksiklerini görmeyiz, görmek istemeyiz.
Sessizliğini derinlik sanırız, mesafesini asalet.
Bir bakışa sadakat yükleriz.
Bir cümleye ömürlük anlamlar.
Bir tebessümden sonsuzluk çıkarırız.
Sonra bir gün…
Gerçek, kapıyı çalar.
O an anlarız ki;
Biz aslında o insanı değil, onun bizde yarattığı duyguyu sevmişiz.
Onu değil, onun bize hissettirdiği “özel olma” duygusunu.
İşte kırılma da tam burada başlar.
İnsan insandan vazgeçmez…
İnsana yüklediği manadan vazgeçer.
Bir gün gelir ve içinden şu cümle dökülür:
“Farkın yokmuş kimseden…
Ben farklı bakmışım bilmeden.”
O an ne büyük bir kavga olur ne de dramatik bir veda.
Sadece bir sessizlik çöker insanın içine.
Çünkü insan bazen birini kaybetmez.
Sadece onu yanlış tanıdığını fark eder.
Ve en acısı da budur.
Çünkü o zaman anlarsın ki;
Kırılan kalbin değil, kurduğun hayallerindir.
Birini sevmek zor değildir.
Zor olan, ona yüklediğin anlamı geri almaktır.
Çünkü insan giderken yanında birini götürmez.
Sadece bir zamanlar inandığı hikâyeyi geride bırakır.
Ve bazen en büyük ayrılık,
Hiçbir şey söylemeden içinde verdiğin o son karardır.
İşte o gün anlarsın…
Bazı insanlar hayatımızdan gitmez.
Biz, onları içimizdeki yerlerinden indiririz.