KARGALAR UNUTMUYOR, YA BİZ?
2006 yılında, Amerika’daki bir üniversitede bir deney yapıldı. Biyolog Marzluff ürkütücü bir maske taktı ve kampüsteki kargalardan bazılarını yakaladı. Onlara hiçbir zarar vermeden birkaç dakika sonra da serbest bıraktı.
Lakin kargalar bu yapılanı asla unutmadı. Sonraki 17 yıl boyunca, zaman zaman aynı maskeyi farklı kişiler takıp kampüste dolaştılar. Daha önce yakalanmamış kargalar bile maskeyi takan kişiye saldırdılar. İlk yakalama olayı olduktan üç yıl sonra kargaların %66’sı maskeyi tanıyor ve tepki gösteriyordu.
Bu olay nasıl gerçekleşti peki? Anne ve baba kargalar, yavrularına düşmanın kimliğini ve nasıl göründüğünü öğretiyorlardı.
Doğa bazen insana kendisini anlatmanın en beklenmedik yolunu buluyor. Çünkü kargaların yaptıkları aslında çok tanıdık.
Daha sonraları yapılan beyin taramaları, tıpkı bizlerin beyninde korkuyu biriktirdiğimiz yerle kargaların da yüzleri biriktirdikleri, depoladıkları yerin amigdala olduğunu ortaya koydu. Anlaşıldı ki kargalar unutmuyorlar. Çünkü unutmak hayatta kalmaları açısından büyük risk taşıyor.
Peki ya biz insanlar?
İnsanlar da unutmuyor aslında. Sadece daha karmaşık yollarla hatırlıyorlar. Kimi insan öfkeye dönüştürüyor travmasını. Kimi sessizliğe. Kimi aşırı kontrolcü bir hayat çizgisi belirliyor kendine. Kimi kimseye güvenemez oluyor. Kimi de içinde taşıdığı yaranın kabuğunu “Ben iyiyim” diyerek kamufle etmeyi seçiyor.
Bazen yıllar önce söylenmiş tek bir cümle, bir bakış, bir terk ediş ya da aşağılanma anısı; yetişkin bir insanın bütün ilişkilerini şekillendirebilir. Bazı anılar ilk günkü tazeliğini koruyor.
Aradaki fark şu: Karga, maskeyi görünce saldırır. İnsan ise çoğu zaman maskenin hâlâ yüzünde olduğunu fark etmez.
Çocukken yaşadığı değersizlik hissiyle yıllarca kendini ispat etmeye çalışır. Bir zamanlar susturulduğu için ya hiç konuşamaz ya da herkesten fazla sesi çıkar.
Travma unutulmaz; biçim değiştirir.
Belki de biz insanların trajedisi burada başlıyor. Kargalar düşmanlarını tanıyorlar. Biz ise bazen yıllarca kendi yaralarımızın adını koyamıyoruz.
Belki de iyileşmenin ilk adımı da şu soruyu sormak: “Ben bugün gerçekten önümde duran insana mı tepki veriyorum, yoksa yıllar önce canımı acıtan bir maskeye mi?”
Çünkü bazı yaralar hatırlanmak ister. Bazıları ise taşınmak değil, bırakılmak ister.
Çünkü bazen saldırdığımız şey karşımızdaki kişi değildir. Geçmişten çıkıp gelen, bugüne sızan, hâlâ çıkaramadığımız o eski maskedir.
Kargalar travmayı nesilden nesile aktarıyor. İnsanlar ise bazen bunu farkında olmadan yapıyor.
Bir çocuk düşünün: Savaş görmemiş. Açlık yaşamamış. Baskı altında büyümemiş. Ama dedesinin korkularını, annesinin kaygılarını, babasının suskunluğunu miras alabiliyor.
Evde kimsenin yüksek sesle konuşmadığı aileler vardır. Kimsenin duygularını göstermediği aileler… Sürekli “Aman dikkat et” denilen evler… Kimseye güvenmemeyi öğreten hikâyeler…
Yıllar sonra o çocuk, sebebini bilmediği bir tedirginlikle yaşar. Belki de travmaların en ilginç yanı da budur: Olay unutulur ama etkisi kalır.
Berlin duvarı yıkılır ama etkisi kalır.
Savaş biter ama korkusu kalır…
Şiddet sona erer ama tetikte yaşama hali kalır…
Yoksulluk sona erer ama kıtlık bilinci kalır…
Baskı sona erer ama suskunluk kalır…
Tıpkı kargaların görmedikleri bir maskeden korkmayı öğrendikleri gibi, insanlar da bazen hiç yaşamadıkları acıların yükünü taşırlar.
Onlar, kendilerine zarar veren yüzleri yavrularına öğretiyor. Bizse bazen korkularımızı, suskunluklarımızı, öfkelerimizi ve yaralarımızı… Hikâyeler anlatarak değil, yaşayarak öğretiyoruz. Çünkü travma bazen sözlerle aktarılmaz. Bir omuz düşüklüğüyle, bir bakışla, bir sessizlikle bir çocuğun üzerine görünmez bir miras gibi bırakılır.
Ve belki de iyileşmek; geçmişi inkâr etmek değil, bize ait olmayan yükleri fark edip onları gelecek kuşaklara taşımamayı seçmektir.